16 Aralık 2011 Cuma

yolculuklar ertesi

yolculuklar ertesi

öptüğün kadınlardan ihanetler yapardın yaz günleri
telli duvaklı geçerdi yüzleri şiirlerinden
sevişip yeni ölmüş gibi bakardı her biri
yollarına, yaka paça ayrılık derlediğin akşamüstlerine
ne var ki bunda, ben de koşardım şehirleri
yağmur yağmur güzleri, küflü sevinçleri
takılıp okul bahçesinin yasaklı duruşuna
arkadaşlar toplardım, nasıldı renkleri
korkardım ağaçların köksüz bekleyişinden
ağlardım geceleri


hep böyle mi kanardın öptüğün kadınlardan
satır arasına bırakılmış yabancı bir sözcük gibi
hep mi böyle susardın yolculuklar ertesi
teninin kokusunda katılaşıp
biçimsizce eriyen yalnızlığın gibi
ne var ki bunda, ben de sevmezdim önemli günleri
aşk’ı alıp pencereden atardım, arkasından karanlığa sarkardım
yüzümü çize çize akan soluğunu duyardım
çerçevelere sığmadığın senleri bir bir
yırtardım geceleri

öptüğün kadınlara ne yaptıysan kendine de yapardın
yüzüne karışırdı yüzüm, bir suça eyvah gibi kaçardın
ne sabahtın ne çekimsiz zamanlardan arta kalandın
ne var ki bunda bunu ben de yapardım
alır öpüşlerini yerden bir güzel koklardım
sonra ver elini izmir, koy içine şu serinliği
unut bir yanılgıyı, üzülme diye
yurdumun jeopolitik ıssızlığına maviliğini
siren seslerini, sıkıyönetim ihlallerini, suya yazdığım şiirleri
saçardım geceleri



Şubat 2009

16 Kasım 2011 Çarşamba

kusur

kusur

ihanetle biledim sözcüklerimi
acı en kısa süreni ölümse en sevişgeni
gel bi’ anlamak katalım bu uçuruma
yalnızlık içimin en koyu yönü

hasret ayrılmaz kavuşma telaşından
günün hangi saatine açıldığım iklim
sürtünerek yarana yaralarımı sardım
rüyamızda ağlarken duymadılar bizi

geçtim canımın cansız dokusu
geçtim aşkın tutuşan rengini
tenden kanatlanan bir sızı kaldı
soğuyacak ürkekçe kendini

silelim şimdi bu şiiri
varalım varılmış olana
kuytunun serinleyen sabrını
görelim zamanın huzurunda

ömürler tükettim dibinde anların
ve yanılgıdır ve susmaktır ertesi
kusur dağıldığım sularda aransın
ben de örttüm bundan böyle içimi

nilüfer altunkaya
eylül 2011

-akatalpa- kasım 2011

eylüldeyiz

eylül sonu


eylüldeyiz
içimden kuşlar göçüyo
zamansız nehirsiz alfabesiz
herkes yitirmiş içindeki düşü
onun yerine başka bi yaşamak telaşı koymuş
ben buna inannnnmıyorrrummm diye
eylül yaka paça karanlığıma akıyo
ellerini sordum ellerinin gölgesine
ellerinin değdiği bir nesne
nesne kalabilir mi artık
benden çekilince düşlerin
ellerin canıma kıyabilir mi

aşk beni şiirle sınıyo
özlemek eylülle
içimin rüzgârına dağıttığım ezgiler susuyo
herkes bir yalana tutunmayı başarmak sanıyo
ben buna inannnnmıyorummm diye
elektro şok verdiler beynimim inkâr eden hücrelerine
inkâr ettiklerim oysa bizi insan kılıyo
boyuneğdiklerim bizi kimliksiz yapıyo
umarsız satılık düşsüüüzz

eylülün kalbini yardığımda içinden
yazın doyumsuz sevişleri akıyoo
kapattığımız kapıların önünde
açılsın diye bekleyişlerimizi
giderken almayı unuttuğumuz yeminlerimizi
gülüşlerimizi içine sindiren
ağlaya ağlaya söndüğümüz geceleri
sırıtıyo eylüüüül

bakışlarından başlar insan susmaya
gecikmeye ölmeye sararmaya
içinden nehirler geçen şehirlerden öğrenir
akmak nasıl bir yalnızlıktır

söğüdün dökülüşünü çınarın dalgınlığına
değişmem
eylülle geçtim bildiğim tüm ayrılıkları yeniden
kim bana değebilir ki artık…


nilüfer altunkaya
eylül 2011

sanki ayin

sanki ayin

ölü sevici: şairlerdir nedenim
ya ölü ya da sarhoşlar ve
içki kokusunu sevmem benim değilse

ruhi bey: bu şiirde ne işim var ki benim
kendini döllemeye razı eril bir bekleyiş gibi
kaldım zaten her sayfanın sonunda

peder: dua alışkanlıklarınızdan ürperir
ey ölümlü günahkâr
gölden ve rüzgârdan geçen
soluğudur rabbin
ey meryemin ışığı
ey merhamet
ey sabır
ey ayinin kutsanmış alevi

musalla taşı: ölüler yıkanmak istemiyor ki

ip: intihara hep inandım hep inandım
siz bana geciktiniz

suçiçeği: ah sevdam benim dağ göllerinde
sanmayın sökülmüş yazgımdır
dişi organından tutarlar beyazlığı
saçlarımı sana sakladım sana sakladım

şair: aksayan yanımı çoğaltıyorum aldırmayınız
küldendir kumaşımız

ölü yıkayıcısı: gümüşsü bir yakınlık sunmuştum size
sırtı dönük uyuduğunuz gece
kendinize
çaldığınız kapı başlangıcımdı

su: kanatları gökyüzüne benzemiş
ölüme değişinde yedi kat
tenin soğukluğuna konmuş
kelebektiniz sandım

imam: sala vakitlerine benziyor insan git gide
bir basamak daha bekliyor minareden göğe uzanan
çıktıkça son basamağı
sırtıyla yitik hançer

Nilüfer Altunkaya


-akköy-

san/ki

san/ki

anlattım ona
antik kıyılarda yaktığım ateşleri
gecenin solgun çiçekleriyle yaz sonuna yürüyorduk
zamanı algılamayan çocukluğuyduk aşk’ın
esir düşmüş ağaçların kabuk kabuk koruduğu
aşılmaz sınırlara taş attıkça
kırılmanın sonrasını anlattım ona

yüzünü bekleyen gülüşleri
umarsız maviyi hırçın turuncuyu
aramızdan çekilen tanrının en yaşlı ellerini
ve kurutulmuş bataklıklardan
kentlere salınan isyankâr hüznü
soyundu birdenbire

aşk’tı. başkalaşımdı zaman
uçuşan dokulardı dokunduğumuz
boşuna döllenmiş verimsiz tohumlardı
umutsuzca yağmur bekleyen
taç yapraklarına sızan ışıktı
yorgunluğumu anlattım ona

ıslak kumlarda çağcıl
çakıl taşlarında geçmiş
ve ergen fısıltıların
rutubetli ürpertilerinde gelecek olanı
unutuluşun unutuluş olduğu anda
bir kertenkelenin sıcağa dönüşeceği yerde
başka uyanışları başka iklimleri
başka sevişleri anlattım ona

bir dağ gölünün suskunluğuna
döktü o bembeyaz adımı
içinde hareli düşler yüzen
ilkel başlangıçlardan geçerken
gösterdim sabırla ona benzeyen
sağaltılmış yaralarımı

içkin yalnızlığımızı gösterdim ona
söylendikçe anlamsızlaşan hecelerle
tenin masumiyetini arayan öpüşlerle
sonsuzlukta akan kanat sesleriyle
san/ki kuşlar ölüydü birden
imkânsızlığa havalandılar


ocak 2011
Nilüfer Altunkaya
akköy

sınır ihlali

sınır ihlâli

güne yan yana duran iki gecekondu biziz
ben pembe boyalı tek katlıyım
sen koyu sarı ve iki katlısın
eskimişim pencerelerim yorgun bakıyor
sense merak ve aşkla dolusun
yıkılsan yıkılırım öyle yaslanmışım sıcağına
ben yıkılsam sana bir şey olmaz ama, olmasın da

kuzeye bakan yakamda bir boşluktur rüzgârın üflediği
kırık sevinçleriyle ev halkının dikemediğim bir türlü
sivas’tan kalma bir yangın, direncimi kırar ummadık ayazlara
saçlarımda gün batımı kızıl zamanları ağlar
zaman taşlardır, evrime döşenen bizden habersiz,
sen, benden habersiz değersin ince beline çam ağacının
o benden habersiz öper gençliğini, varsaydığımız

bir şey yitirmişim çocukluğumda
köklerim de yok başlangıcım da
birileri bizden önce atmış adımlarını, aşkımızın ortasına
çevirmiş yolumuzu aydınlıktan yalana
daha örülmemişken duvarımız
kimin elleriyle yıkılmışız yoksulluğa
ben uçuk pembenin yalancısıyım
sen sarının uçucu masumluğu

ne ellerim ellerindir
ne sessizliğimi duyarsın ne düşlerimi
sen gülümserken oysa tüm yeryüzünü duyarım
yüreğimin dibinde

birer kimlikle tutuşturulmuş elimize yasal mutsuzluğumuz
ve devletin iç cebinde sınır ihlâlidir uyruğumuz

toprağa tutunup kalksam memleketime
başını sokacak bir çatıdır olsa olsa varlığımız
kaybetsen sevişgenliğini omzundaki elimin
ağlar mısın neden diye yurtsuzluğumuz



mayıs, 2009

akköy

29 Aralık 2010 Çarşamba

geniş zamanın hikâyesi

geniş zamanın hikâyesi

o puslu omzuna ne de yakışırdım
saçlarım bir dağ gibi susan
göğsünün rüzgârında

incecik dururdum kalabalığında
nerden bileceksin
sen tözden kalkıp ıssızlığa yürürdün

inancı biçimlerdi ellerin
bir huyu çekerdi dokusundan
geceye benzerdim

sözcüklerin bilincinde tutuşmaktı
bu kuytu yolculuk
ah nasıl da anlardım

uzak bir bakışınla aralanırdım
sızıdan kurgulanarak
hızını beklediğim o çıplak renge

kör sağır kuyulara serpip tenimi
nerden bileceksin
yitik bir dal gibi yalnızlığa yürürdün

yüreğinin toprağıyla kuşatılmış
damlaydım
d
e
r
k
e
n
sönmeye benzerdim



nilüfer altunkaya
akatalpa